Bu şarkıyı daha önce buraya koymuştum.Bu hissi daha önce hissetmiştim.Hatta bu yazının bu başlangıcının benzerini daha önce yazmıştım.Yani yeni bir şey yok.Zaten yeni bir şey mümkün mü onu da bilmiyorum.
İnsanın içindeki soyut melekeler ölçülebilir olmadığı için sınırsız sayıldığından, sevgi, nefret, irade gibi kavramların tükenebileceği önceden öngörülemiyor, zira “ne kadar kaldı” gibi bir gösterge yok.Sevginiz bitebiliyor, nefretiniz tükenebiliyor.Her şeyi yapmaya, bir şeyler yaratmaya yarayan irade , kullanıldıkça, dağıtıldıkça, olumsuzluk ve belirsizlik tarafından saldırıya uğrayınca tükeniyor.Mürekkebin kağıda damladıktan sonra bir süre küre halinde kalıp sonrasında kağıt tarafından emilmesi gibi, temas ettiği her şey ondan bir şeyler götürüyor.
Konuşma ve dil, bir şeyler ifade edebilmek, “derdimizi anlatabilmek”, iletmek istediğimiz düşünceyi karşıdakine taşıyabilmek için icat edildi, ve biz artık bu amaçlardan uzak şekilde, oyuncağına değer vermeyen bir çocuğun onu kırıp parçalaması gibi kullandık, şimdi elimizde, dokunduğu her şeyle kirlenmiş bir bez var.
Yalan söylemek için, kandırmak için, manipülasyon için kullandığımız bu şey, bu dil, artık işlevsiz.Söylenen kelimelerin sadece eski anlamlarına çarpıp geri dönen yankısı üzerinden iletişim kuruyoruz.Ve ben, kelimeleri yan yana getirip anlamlı bir şeyler kurmaya çalışmaktan yoruldum.
Yine ben dahil kimsenin işine yaramayacak bir şeyler anlattım, işe yaramayacak olsa da siz anladınız.
Bunu yapmam, yolda beraber yürürken bir ağaçtan kopardığım elmayı üstümdeki ile temizleyip, size dönüp, “bak ne kadar parlak görüyor musun” demem gibi.Gerçi zihnimdeki ağaca tırmandığımda genelde düşüp bir yerlerimi kırıyorum.
Ama olsun.Elma parlak.Gördünüz mü?
#persona #entellique #retro #czech #coldwareranewspaper
burada twitter’ımdan gelip bu yazıyı okuyan herkes büyük ihtimalle çocukluğunda “akıllı çocuk” olarak gösterilen, ailelerinin ya da çevrelerindeki diğer insanların geleceğe dair umutlu olduğu kimselerdi.
bir şeyleri hep ıskaladığını düşünen önceki nesil hep “çalışmayı” öğütledi, hatalarının az çalışmakta olduğunu düşünüyorlardı, hataları çalışmak değildi, bizim için istedikleri geleceği o dönem istemeyi ıskalamışlardı.
ve bize, bizim için istediklerini istememizi teşvik etmek için kurdukları hayalleri anlattılar, sözlü olmasa bile takdir ettikleri hep “başarılı” insanlardı.
biz de okuyup, çalışıp, elimizden geleni yapınca kurduğumuz hayaldeki mutlu kişiye dönüşebileceğimize inandık.
ama bize kimse bir gece vakti bilgisayarın başında otururken sıkıntıdan nefessiz kalacağımızı söylemedi, çünkü bilmiyorlardı.
bize kimse ne kadar üzülebileceğimizi, elimizde her türlü imkan var iken irademizin yok olabileceğini söylemedi.
ve şimdi, o akıllı çocuklar, onlara öğüt verenlerin ancak büyük yük altına girdikleri zaman hissettikleri sıkıntıları her akşam taşıyorlar, gerçekleşmemiş hayallerinin sıkıntılarını.
bu paylaştığım melodisi, sözü, her şeyiyle klasik duygusal şarkı, kadife erkek sesi, yumuşak melodi, naif söz, istenen her şey var.
dilediğin zaman dilediğin müziği dinleyip, içinde bulunduğun ruh halini dilediğin şekilde dekore etme imkanına sahibiz artık.
çocukluğumdan beri olan bir şey, cümle içinde aynı kelimeyi iki kez kullanırsam hemen hemen hep tam alt alta gelir, yukarıda dilediğin kelimesinde olduğu gibi, nefret ediyorum bu durumdan.
ben yaklaşık 3 aydır 15 saniye üzerinde düşünmedim pek, sürekli hareket halinde tuttum zihnimi, ya twitter, ya connected, ya ask.fm, ya dışarı çıkmak, uyanık olduğum her an dikkatimi sürekli farklı bir etken üzerine dağıttım.ama yoruyor tabi.
normalde müzik, insanı hayal ettirdikleri üzerinden büyülerken şimdi popüler olan indie, daha önce yaşadığınız sıradanlıklar üzerinden sizi yakalamaya çalışıyor.
şimdi ben, çocukken sahilde kayalıklar arasına düşen oyuncağımı aradığım halimi düşünüyorum mesela.
çocukken okuduğun bi kitap, yazlıkta bir daha hiç görmediğin diğer çocuklarla ettiğin aptalca bir sohbet, geçmeyen ama geçmişte kalmış zaman.
adorno minima moralia için her noktası merkeze eşit uzaklıkta bir eser demişti, bu yazıda da öyle oldu, ama adorno’nun ki gibi iyi anlamda değil, kötü anlamda.
neyse, şarkı güzel, en azından onu dinleyin
şimdi buraya linki koydum, bu video eklendi.
bu sözü yazıyorum, buraya ekleniyor.
bir şeyler yaşıyorsunuz, onlar da hayatınıza ekleniyor.sonra ilginç şekilde olayların tümünü değil, bir kısmının, bir kaç saniyesini, ve uyandırdığı hissi hatırlıyorsunuz.
sevdiğiniz yemeği düşündüğünüzde, tüm yeme sürecini değil, tadının en güzel olduğu andaki tat ve kokuyu hatırlıyorsunuz,
birini düşündüğünüzde, bir şeyler paylaştıysanız, en acı verici ya da en mutlu olduğunuz anı düşünüyorsunuz.
ama işte, bir romanı bitirdikten sonra karakterlerin hepsinin ne yaptığını hatırlamak yerine o romanın hissinin kalması gibi, yaşadığınız her gün, o güne kadar yaşadıklarınızın hissi kalıyor, hayatınızda insanlar olmuyor, onların siz de bıraktığı o algı, o koku, o tat ya da yara kalıyor.
bu ve buna benzer bir sürü şey yazdım, tekrarlıyorum, çünkü tekrar hatırlıyorsunuz, aynı yemeği yine yiyorsunuz, aynı kokuyu yine hatırlıyorsunuz, ben de tekrar yazıyorum.
herkesin bir iyi geceler deme şekli var, genelde kendisinin nasıl bir gece geçirmek istediğini ele veren, kimi tatlı rüyalar der, kimi sadece iyi geceler.
neyse, herkesin bi bildiği var, iyi geceler
“YA ANNEN EVDE xx YAPIYOR, SEN BERGMAN İZLİYORSUN, AH BE QEZO”—JEAN PAUL ENTEL SEVEN
varolmuşların en akıllısı/aptalı, dünya üzerindeki mahlukatın hepsine hakim olan kırmızı yanaklı, adına insan denen canlı dünya üzerinde ayak sürümeye başladığından binlerce yıl sonra,
en çok konuşulan dilde “hindi” ile aynı şekilde yazılan, içindekilerin ise “türkiye” diye telaffuz ettikleri bir ülkede, insanların 30 yıl önce uçan arabaların olacağını hayal ettikleri bir zamanda,
bu türün diğerine göre daha kaba, anlayışı daha az olan cinsinde, “genç erişkin” evresindeki üyelerinde, bir hastalık peydah oluverdi.
yaşadıkları ülkenin, diğer şehirlerine göre bir kaç 10 yıl daha fazla süre bir üniversiteyi barındıran şehirlerine akın eden gençler, kendi iletişim problemlerinin bir yansıması olan karşı cins ile etkileşim eksikliğinden naçar oldular.
modern çağın kendilerine sağladığı toplu taşıma hizmetleri ve kalabalık kentler sayesinde, karşı tarafın rızası dahilinde olmadan kurdukları temaslar ile kendilerini bir süre avutmaya yetti ise de yeterli olmadı, ve fakat bu sefer bilgi çağından aldıkları ilhamla, rızasız dokunmak yerine, rıza vermeyeni aşağılamaya geçtiler.
iş bu zamanda, kutsal sözcük QEZO doğdu, bir kadının kendilerini arzulamasını sağlayacak dürtüyü harekete geçiremeyen bu canlılar, kendilerini istemeyenleri toplumda alt katmanlara ait bir imgeyi alıp bir heykeltıraş gibi yonttular, bir şair gibi üzerinde uğraştılar, ve sonra gittikleri her yere taşıdılar.
artık kendisi bir kadını istediginde, eğer reddederse onu “tabu”larını yıkamayan bir QEZO olarak anlandırmak gibi ne kilo ne kolesterol yapan zararsız bir alışkanlığa kavuştu gençler.
fakat işin ilginci, bu gençler hiç bir zaman kendi tanımladıkları şekilde bir QEZO’ya demediler bu hakareti, tam tersi, kendi istedikleri gibi olan fakat kendilerini istemeyen herkese vurdular damgayı,
ve sonra, işin en acıklı yanı, ortaokullu bir genç erkek çocuğunun dahi inanmakta zorluk çekeceği cinsellik hikayeleri anlattılar,
quote by quote olmasa da bir tanesini alıntılayacağım
“kızlar, sevişmekten korkmayın, sevişen kadın güzeldir, ve seviştikten sonra 1 hafta boyunca öyle bir koku yayar ki etrafındaki tüm erkekleri kendine hayran bırakır”
bunu okuduğumda ilk başta baya gülmüş, sonrasında ise gerizekalılığa karşı vücudumun doğal refleksi olan mide krampı ile boğuşmuştum.
cinsi münasebet konusunda pek tecrübeli olduğunu ima etmeye çalışan bu “genç erişkin”, kadınlara kendisi gibi insanları reddetmemeleri için yalvarırken, bir taraftan da içinde neredeyse unicorn’ların dolaşacağı hikayeler anlatıyor, inanmayanları ise QEZO olmak ile suçlayacağını belirtiyordu.
tecavüz/taciz vakalarının çokluğunu “bastırılmış cinsellik” ile açıklayıp bunu bilerek/bilmeden meşrulaştıran aptallar gibi bunun sebebini “toplumumuzda cinsellik ayıp görülüyooo” gibi bir şekilde bağlamayacağım, zira bunun sebebi malesef adını koymaya utandığımız “bastırılmamış gerizekalılık”, keşke bastırılsaydı.
bir kız arkadaşımın söylediği yine kelimesi kelimesine olmasa da:
“artık QEZO muhabbeti öyle uzadı ki, bir erkek hoşlandığını söylediğinde neredeyse kabul etmek zorundasın, yanlış anlaşılmamak için 10 takla atıyorsun”
yani kısacası, genç erişkin erkekler, sözlü tacizi karşıdaki kişiyi utanç duymak zorunda hale getirecek kadar profesyonelleştirdi.
bundan biraz da sigaralı fotoğraf koyarak havalı olmaya çalışmakta beis görmeyen, “entel seven” twitter gençlerine bayılan gençler de sorumlu.
“gender issues” üzerine çalışanları “gerizekalılık” faktörünü hesaplamak zorunda bırakacak kadar renkli vatandaşlarımızın ürettiği bu kavram üzerine boş konuşmam bu kadar, kalanını twitter’da görürsünüz artık.
“we are on the edge of something, something bigger than we expect”
bugün, bu an, keder, daha önce tahmin ve tahayyül etmediğim, tahammül edemeyeceğim bir seviyeye ulaştı, ve zihnim, bugüne kadar inşa etmekle uğraştığı her şeyin yıkıldığının yasını tutuyor.
kişi, farklı oluşu ile yaşadığı kısa süreli tatmini, bu farklılığın üzüntü ve elemden başka bir şey getirmediğini gördüğünde kaybediyor.
insan denilen kırmızı yanaklı bu canavarın anlama konusundaki isteksizliği, riya konusundaki bu ısrarı, ve sevgi konusundaki kıtlığı, herhangi bir düşünceyi kelimelere dökecek melekelerimi kullanamayacak ümitsiz ve bitkin birine dönüştürdü beni.
“bunu bizzat yaşamamış olanlar asla anlamayacak, yaşayanlar ise, asla anlatmayacak, ne doğruyu, ne de tamamını..geçmiş ölülerindir..” (Wiesel)